28 Şubat 2011 Pazartesi

BİR E.POSTANIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ.






Değerli bir okuyucum e. posta göndermiş. Kendisini Aydınlık gazetesi hakkında bilgilendirmemi istemiş. Gazeteye nasıl ulaşacağı, gazetenin web sitesi… hakkında sorular sormuş. Elimden geldiği kadar, bilgi dağarcığımın yettiği kadar yanıtladım tabi. Gazeteye telefon açıp, daha sağlıklı bilgi alabilecekken bana değer verip danışması, gururumu okşadı. E. postanın sonuna doğru yazdıkları ise, şaşırmaktan, heyecan duymaktan öte, bu insanın karşısında saygı ile eğilmemi gerektiriyordu.

Kendisine duyduğum saygıdan dolayı adının bende kalmasını uygun gördüğüm bu okuyucum, “ Ben görme özürlüyüm. Özel bir program sayesinde yazıları ve haberleri takip ediyorum. Aydınlık gazetesini okumayı çok istiyorum. Acaba, ücrete mi tabi olacak. Ekonomik durumum pek iyi değil ama, Aydınlık gazetesini okumayı, takip etmeyi de çok istiyorum…” diye sürdürüyor yazısını.

Gazetenin yetkililerine ulaşıp, bu konular hakkında bilgi aldım, sonra okuyucumu arayıp, şimdilik kaydıyla öğrenebildiklerimi kendisine ilettim.

Gönderiyi okuduğum anda, karşımdaki insanın yaşamın tüm hırçınlığına, amansızlığına, saldırılarına karşı dimdik durmaktan bir an bile geri durmayacak kadar kararlı biri olduğunu ve bu duruşu bizlere de aşılamak amacında olduğunu hissettim. Tüm sıkıntılarına rağmen o’ nun için öncelikli olan şey “Vatanın birliği, bütünlüğü, bağımsızlığı…” ydı. Bizden de böyle olmamızı, böyle davranmamızı bekliyordu.
Bizler, o’nun gördüklerinin milyonda birini bile görebilsek yeter… diye düşündüm. Ama önce o’nun gibi bakmayı öğrenmeliydik. O’nun bakış açısı, keskin, kararlı ve mangal gibi bir yüreğe sahip olmayı gerektiriyordu.

Benim okuyucum, Aydınlık gazetesini okumayı, kaçırmamayı isterken belki de Aydınlık’ ın özelliklerini, kendi kişisel özellikleri ile bütünleştirmiş ve bu gazeteye karşı kendisinde sonuna dek varacak bir güven duygusu oluşmuştu.


Yukarıda değinmiştim. Okuyucumun bana duyduğu güven, yaşamım boyunca alabileceğim en değerli armağan benim için. Ama, yine de Aydınlık dergisinin sağladığı güveni ve inancı kıskandığımı itiraf etmeliyim. Öyle ya. Toplum Aydınlık dergisini öyle bir sahiplenmiş ki, daha günlük gazete çıkmadan insanlar bizleri arayıp, nasıl ve ne şartlarda ulaşabileceklerini soruyorlar.

Bu arada, Ulusal Kanal’ ı da unutmamak gerek. Ülkemizin içinde bulunduğu şartlar düşünüldüğünde, hem ulusal çizgide olup, hem de sadece halk desteğiyle ayakta kalan tek TV kanalı olmak her yiğidin harcı değil.
Her şey gücünü, halkımızın Cumhuriyete, Atatürk’e ve o’nun devrimlerine olan inancından alıyor. Biliyor ve inanıyorum ki, yukarıda bir bölümünü sizinle paylaştığım e. postayı gönderen değerli okurum gibi yüreği vatan sevgisiyle dolu milyonlarca insan var. Aydınlık gazetesi, Ulusal Kanal gibi yol göstericilerimiz varoldukça,
Kaçarı yok. Biz kazanacağız.

Necmettin Tanju SÜAR. / 27 Şubat 2011 Pazar

24 Şubat 2011 Perşembe

ÇOK ÖNEMLİ İLETİ. OKUMADAN GEÇMEYİN !!!

Babası öldü.

Yetim büyüdü.

Üvey evlat oldu.
Tutuklandı.
Hapse atıldı.
Sürüldü.
İşsiz kaldı.
Şöyle yazıyordu o sıkıntılı günlerde kaleme aldığı günlüğüne;

'Harcamalarım
fazla değil, zira gelirim hep az.'
Hastalandı, böbreklerinden.
Vuruldu, göğsünden.
Mesleğinden atıldı.
İdama çarptırıldı.
Kardeşleri öldü.
Çocuğu olmadı.
Boşandı.
Karaciğeri iflas etti.

Evet...


Mustafa Kemal Atatürk bu...

Evladı olmayan bir yetimin, duygularını anlatın...

Anlatın ki, o yetimin, evlatlarımıza bıraktığı hediyenin kıymetini anlasın evlatlarımız.

Cumhuriyet, çocuklara anlatıldığı gibi, folklorik bir müsamere coşkusundan
ibaret değil çünkü...

Anlatın ki, kökeninde barınan derin hüznü kavrasınlar.

İşte liste yukarıda.

Kısacık ömründe bir insanın başına ne felaket gelebilirse gelmiş...

Bunu anlatın...

Direnen, teslim olmayan ruhu anlatın ..

Korkmasınlar engellerden.
Korkmasınlar yalnız kalmaktan.

Korkmasınlar işsizlikten...
Korkmasınlar parasızlıktan.
Korkmasınlar alçaklardan.
Korkmasınlar doğrulardan.

Yürek dediğin...
Sadece organ değil
Bunu anlayın !!!

AB Uyum yasaları gereğince devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin kaldirilmasini protesto ediyoruz!!!

Ulusal bilincimizi yavaş yavaş yok etmelerine izin vermek istemiyorsanız bu elektronik postayı iletebileceğiniz kadar iletin !!!


Bir Anı ...

İzmir kurtulmuş, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara'ya hareket edecekler...
Trene binerler ve kompartımana çekilirler. Ertesi gün, yaveri, Atatürk'ün
kompartımanının kapısını çalar. Atatürk, yorgun, bitkin bir halde kravatını
yıkamaktadır. Yaveri; 'Paşam bu ne hal, hiç uyumadınız herhalde, niye
böylesiniz?' der. 'Çocuk, kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı
unutmuşsunuz. Kolumu yastık yaptım ağrıdı. Setremi yastık
yaptım üşüdüm. Uyumadım kalktım' der. Yaveri; 'Aman paşam! Birimize haber verseydiniz. Hemen size bir yastıkla battaniye getirirdik' der ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan tarihi bir cevap verir; 'Geç fark ettim. Hepiniz en az benim kadar yorgundunuz, hiçbirinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam degil, milletimin rahat uyumasi ..'


ATAMIZ SAYESİNDE ÖYLE RAHAT UYUYORUZ Kİ;

HALA UYANAMADIK !!!


ÖNEMLİ NOT: Bir sürü saçma e-postayı ONLARCA kere birilerine gönderip dileklerinizin gerçekleşmesini

bekleyeceğinize, lütfen bunu iletin !!!

23 Şubat 2011 Çarşamba

Sarah+Vaughan+-+Misty+-

video_player_embed_code_text

(HD) Moonlight Serenade - The Independent Mantovani Orchestra UK

Smoke Gets in your Eyes - Mantovani

YAŞASIN “FETVA” GELDİ !





Eğitim sistemimizdeki yozlaşmışlık, laçkalık ve kokuşmuşluk, kendini bu dönemde ayan beyan ortaya seriyor. Çare üretmek durumunda olanlardan bir beklentimiz olamaz elbette. Çünkü o’nlar, çare yerine sorun üretmeyi daha kolay görmekteler.

BOP’ un yüzü suyu hürmetine, ülkemizde ciddi değişikliklere imza atılıyor. Eğitim sistemimiz, “Açılım” adı verilen bu değişikliklerde ilk sıralarda yerini alıyor. Okullar kapatılıp, yerlerini devasa alışveriş merkezlerine bırakıyorlar. Tarikat okullarına, kurslarına, dershanelerine… büyük yatırım yapılırken, karda kışta okullarına varabilmek için saatlerce yürümek zorunda kalan ilköğretim öğrencilerine servis aracı bile verilemiyor. Neden ; “ödeneksizlik ! ”

Bu arada, Laik eğitim sistemine birkaç cepheden saldırılar sürüyor. Örneğin, kız ve erkek öğrencilerin birbirlerine 45 santim ile 1 metreden fazla yaklaşmalarının yasak edildiği okullarımız var. Okul yönetimlerinin yıllardan beri sürdürdüğü “kız ve erkek öğrencilerin kılık, kıyafet uygulaması” değişiyor, yerini “ Ilımlı İslam ” teorisinin çağdışı, yasa dışı, akıl ve mantık dışı… UCUBE uygulamaları alıyor.

Geçenlerde internette dolaşırken ( yaşının 12 – 13 olduğunu düşündüğüm ) bir öğrencinin yazısına rast geldim. Aynen şunlar yazılıydı.
“ Bugün okula giderken elim, yanlışlıkla bir adama çarptı. Acaba günaha girmiş olabilir miyim ? ”
Alın size çağdaşlık, alın size bilim, alın size eğitim.


Ülkemizin “ eğitilmiş ” bilim adamı fetva veriyor.
“ Topuklu ayakkabı giyen kadın yolda yürürken ta uzaklardaki erkeklerin dikkatini çeker. Ayetlere aykırıdır…”
“ Kadının saç boyaması caiz değildir. İnsanı kibre ve şımarıklığa götürür…”

“ Kadının yüzü avretten sayılmasa da, bir fitne söz konusu olduğunda yüzünü örtmeli, hatta evden dışarı çıkmamalıdır…”

“ Kadın, erkeklerle konuşurken kırıtmadan, sesini yükseltip, inceltmeden konuşmalıdır…”

“ Kadın, yabancı erkeklerin alabileceği şekilde koku sürecek olursa, o kadına Cennet kokusu haram olacaktır…”

İşte eğitimli bilim adamımız. İşte Profesör Doktor ünvanlı, din bilginlerimiz ve o bilgin ( ! ) lerin toplum için faydalı gördüğü bilgiler.


Benim görüşüm ; yaşamı boyunca baskı altında kalmış insanlar, ( unvanları ne olursa olsun…) toplumdan hınç alma gayretine girebilirler. Bu tespit herkes için geçerli değildir elbet. Bazıları da, bulundukları makamı kullanarak bu fırsatları değerlendirir. Örnek mi ? TV kanallarında “ Hayatım boyunca ders kitaplarından başka bir tek kitap bile okumadım…” diyen birinden söz etmiştim. Daha önceki yazılarımı okumuş olanlar bilirler. Bu sözleri sarfeden zır cahil arkadaş, bulunduğu makamı da ziyadesiyle kullanıp, kendinden daha eğitimli, ileri görüşlü ve aydın insanlara olan öfkesini açığa vuruyor ve, “ Silivri’ de bir tek aydın bile yoktur…” diyebiliyor.

TGB’ li gençlere, üniversite öğrencilerine, atamaları yapılmamış binlerce işsiz öğretmene karşı yapılan saldırıların amacı bu. Kopya skandallarında da amaçlanan bu. Aydınlanmaya ve Atatürk Türkiye’ sine karşı açılmış bir savaş var. Türkiye’ miz, bu savaşın içine çekilmek isteniyor. Devletin üst düzey kadrolarında çöreklenecek yeni nesiller yetiştiriliyor. Bir yandan etnik yaralar kaşınıyor, bir yandan dinsel öğeler kullanılarak , toplumun dikkati dağıtılıyor.
Özel okullar açılarak hem Türkiye Cumhuriyeti’ nin temellerini sarsacak bir eğitim sistemi inşa ediliyor, hem de büyük bir rant kapısı aralanıyor. Özelleştirme ve yabancılaştırma furyası bütün hızıyla sürüyor. Yakın gelecekte “ Üniversite eğitimi, elit kesim için geçerlidir. Yoksul insanların eğitime ihtiyaçları yoktur…” yolunda söylemler duyarsanız şaşmayın.

Çünkü, Türk siyasi yaşamını belirleyenler o’ nlar zaten.


Necmettin Tanju SÜAR
20. ŞUBAT.2011/ PAZAR.

22 Şubat 2011 Salı

Yesterday - The Royal Philharmonic Orchestra - Beatles - Muziek & Entertainment - 123video

Yesterday - The Royal Philharmonic Orchestra - Beatles - Muziek & Entertainment - 123video

ODATV’DEN UĞUR MUMCU’YA SAYGI

ODATV’DEN UĞUR MUMCU’YA SAYGI

Mehmet Haberal: Milli Görüş'e en yakın Ergenekoncu

Mehmet Haberal: Milli Görüş'e en yakın Ergenekoncu

21 Şubat 2011 Pazartesi
Doğan Akın, T24 adlı sitede yazdığı köşe yazısında, Mehmet Haberal için "Milli Görüş'e en yakın Ergenekon sanığı" tanımını yaptı. Ve Mehmet Haberal'ın neden tutuklu olduğunu açıkladı.
Prof. Mehmet Haberal, Ankara'da 1990'lı yıllarda laikliği katı yorumlayan çevreler tarafından ihtiyatla yaklaşılan, hatta kimilerince “İslamcı” diye nitelenen bir isimdi. Bu yaklaşımın gerekçesi neydi biliyor musunuz; Kızılcahamam'da Başkent Üniversitesi'ne bağlı olarak kurduğu Patalya Otel'de odalardaki dolaplara Kuran-ı Kerim konması!

Doğan Akın, Haberal'ın neden "şüpheli" ve "tutuklu" olduğunu yazdı. İşte o çarpıcı yorum:

Batıda yaygın olan bu uygulama Ankara'daki katı geleneksel çevrelerde Haberal'ı “şüpheli” bir kişi yapmaya yetmişti. Haberal bugün, “İslamcı” diye hedef aldığı AKP hükümetini yasadışı yollardan devirmeye çalışmakla suçlanıyor. 13 Nisan 2009'da “şüpheli” olarak gözaltına alındığı Ergenekon davasında 17 Nisan 2009'dan beri “tutuklu sanık” olarak yargılanıyor.

Prof. Haberal, organ nakli ve yanık tedavisinde bütün dünyada tanınan bir hekim. Türkiye'deki “ilk” böbrek naklini, “ilk” kadavradan canlıya böbrek naklini ve “ilk” kadavradan karaciğer naklini yapan isim Mehmet Haberal. Aynı vericiden aynı anda hem kısmi karaciğer, hem de böbrek naklini dünyada ilk kez yapan hekim de Haberal.

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın hemşehrisi olan Haberal'ın tutuklanmadan önce böbrek nakli yaptığı 1730 kişi arasında TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin'in eşi Saniye Şahin de yer alıyor.

Alanında öncü bir hekim olan ve 25 ulaslararası ve ulusal ödül kazanan Haberal, tam 22,5 aydır 3. Ergenekon davası kapsamında tutuklu bulunuyor.

Haberal'ın da sanıkları arasında bulunduğu 3. Ergenekon davasının iddianamesi 1457 sayfadan oluşuyor. İddianamenin Haberal ile ilgili bölümlerindeki suçlamalar, genel olarak mahkeme kararıyla yapılan telefon dinlemeleri ve notlarının bulunduğu ajandaya dayandırılıyor.

İddianamede yer alan telefon dinlemelerinden kararlı bir AKP karşıtı olduğu anlaşılan Haberal'ın “koyu milliyetçi” diyebileceğimiz siyasi bir tutuma sahip olduğunu izleyebiliyoruz.

HABERAL ERBAKAN İLE NE GÖRÜŞMÜŞTÜ?

Haberal'ın, siyasi hikâyesi ilginç görüntüler içeriyor. Örneğin, Haberal'ın iktidardan uzaklaşması seferber olduğu AKP'nin kuruluş toplantılarının yapıldığı yerler arasında Haberal'ın Ankara'nın Gölbaşı ve Kızılcahamam ilçelerindeki iki oteli de var. İddianamede yer verilen telefon dinlemelerine göre bu durumu sık sık dile getiren Haberal'ın “ihanete uğradığı” gibi bir duygu içinde olduğu anlaşılıyor. Erdoğan ve arkadaşları için “Bu efendilerin dergâhıydı benim tesislerim” diyor.

HABERAL'A GÖRE ERBAKAN DA İHANETE UĞRADI

Haberal, Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının içinde yetiştiği Milli Görüş'ün lideri Necmettin Erbakan'ın da “ihanete” uğradığını düşünüyor. Ergenekon sanıkları arasında Erbakan ile evinde görüşecek kadar yakın bir ilişki kuran tek isim de Mehmet Haberal. Evindeki aramada el konulan ajandasına 8 Şubat 2007'de şu notu düştüğünü okuyoruz:

“Akşam Necmettin Bey'i evinde ziyaret ettim. Bir saatten fazla görüşme yaptık. Anladım ki kendisine büyük haksızlık yapılmış. Ona da bütün imkânlarımı kullanacağımı söyledim. Sayın Necmettin Erbakan'ın bugün ülke için önemli olduğu (maalesef bu noktaya geldik) ortaya çıktı.”

Haberal, gözaltına alınmadan iki ay önce, 15 Şubat 2009'da, Erbakan'a yakın isimlerden, eski Saadet Partisi Grup Başkanvekili Veysel Candan ile telefon görüşmesinde şunları söylüyor:

“Necmettin Bey'in milliyetçiliğine toz kondurmam. Necmettin Bey'e ayrı bir saygı duyuyorum. Onun Yargıtay'la ilgili hakikaten çok uğraştım, maalesef bulunduğumuz noktaya kadar getirebildim...”

Erbakan'ın kayıp trilyon davasındaki mahkûmiyetine ilişkin dosyanın takibinden söz ettiği anlaşılan Haberal, AKP zirveleri için “İlk ihanet ettikleri kişi benim, bir de Necmettin Hoca'dır. Onları yetiştiren o adamcağımızın elini öpüp, ona saygı göstermeyen insanlardan ben bir şey beklemem” ifadesini kullanıyor.

ŞENER: ÜLKENİN SİZE İHTİYACI VAR

İddianamedeki dinleme kayıtlarına göre, Haberal'ın temasta olduğu kişiler arasında daha sonra ayrıldığı AKP'yi kuran çekirdek kadroda yer alan Abdüllatif Şener de var. 16 Aralık 2008'de telefonla görüştüğü Şener'e “Size ihtiyaç var. Bu ülkede bilene ihtiyaç var Sayın Bakan. Nisa 58'i unutma lütfen” diyor. İnançlı bir Müslüman olan Haberal, Şener'le konuşurken Nisa suresinin “Emaneti ehline veriniz” hükmünün altını çiziyor.

Telefon dinlemelerine göre Haberal, sahibi olduğu Kanal B televizyonuna, “Numan Kurtulmuş haberini çok kısa verdiniz. O adama biraz şans verin” uyarısı da yapıyor.

HABERAL'I SAHİPLENEN CHP YÖNETİCİSİ

Haberal'ın siyasi çizgisindeki ilginçlikler sadece Milli Görüş ve AKP cephesiyle sınırlı değil. Bugün Haberal, Ergenekon davası kapsamında, Bülent Ecevit'e, rektörü (ve sahibi) olduğu Başkent Üniversitesi Hastanesi'nde “Başbakanlık yapamaz” diye rapor vermek için kasıtlı olarak yanlış veya eksik tedavi uygulamakla da suçlanıyor. Ancak 2000 yılındaki arayış sırasında bir ara dönemin Başbakanı Ecevit tarafından Cumhurbaşkanlığı'na aday gösterilmek istenen isim de Mehmet Haberal!

Dönemin DSP Grup Başkanvekili Emrehan Halıcı, Ecevit'in Başkent Üniversitesi Hastanesi'ndeki kontrollere gitmeme ve buradaki tedaviyi kesme kararını “Gitseydi, kendisine çürük veya 'iş göremez' raporu verilecek ve bu rapora dayanılarak Başbakanlık'tan düşürülecekti” açıklamasıyla gerekçelendirdi. Bu açıklaması iddianamenin “Örgütsel Bağlantılar” bölümünde de alıntılanan Halıcı, bugün Haberal'ı sahiplenen CHP'nin Genel Başkan Yardımcısı!

Haberal'ı gözaltına alınmasından sonra İstanbul'a uğurlayan ismin de 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olduğunu hatırlatarak bu bahsi geçelim.

KOYU MİLLİYETÇİ, AB DÜŞMANI, GÜLEN CEMAATİ KARŞITI VE DİNDAR

Peki Haberal'ın yaklaşık iki yıldır tutuklu olarak yargılanmasına gerekçe gösterilen suçlamalar neler?

Dindar, koyu milliyetçi ve yeminli bir AB karşıtı olarak görünen ve iddianamede yer verilen telefon dinlemelerine göre MHP seçmeni olan Haberal'ın bir parti oluşumu için yoğun hazırlık yaptığı anlaşılıyor. İddianamedeki dinleme kayıtları ve ve notlara göre, Haberal, Lozan Antlaşması'nın 85. yıldönümüne rastlayacak şekilde, 25 Temmuz 2008'de “Milli Egemenlik Hareketi”ne ilişkin basın açıklaması yapmaya ve hareketin ilk seçimlere katılacağını duyurmaya hazırlanıyor.

İddianamedeki 274 numaralı belgeye göre, Haberal'ın el konulan evrakı arasında Başbakan Erdoğan'ın aile bireyleri yer alıyor. Bazı aile bireylerinin “anne adı” bölümünde Rumca-Yunanca eklemeler bulunuyor.

100 sayfalık bir bilgisayar çıktısını içeren başka bir belgede, “Fethullahçılara ait olduğu iddia edilen kurum ve kuruluşlar” yer alıyor.

HABERAL YAŞAR BÜYÜKANIT İLE DE GÖRÜŞTÜ

Haberal'ın ajandasında Erbakan, Demirel, dönemin Genelkurmay Başkanı'nın da aralarında bulunduğu çeşitli kişilerle yaptığı görüşme notları yer alıyor. Notlarda, iddianamedeki suçlamalar açısından önemli bir ayrıntı dikkat çekmemekle birlikte bazı ilginç kayıtlar bulunuyor.

Örneğin, 4 Nisan 2007 tarihini taşıyan nota göre Haberal, Ufuk Söylemez ve Hasan Ünal ile birlikte dönemin Genelkurmay Başkanı (23 gün sonra e-muhtıra verecek olan Yaşar Büyükanıt) ile sıcak bir görüşme yapıyor. Büyükanıt'la “çok samimi ve uzun” bir görüşme yaptıklarını belirten Haberal'ın “Sayın Erbakan ??? olan durumu ben anlattım... Uzun bir görüşme oldu. 'Eskiyi kapattık' diye de Sayın Genelkurmay Başkanı bir espri yaptı” kaydı dikkat çekiyor.

“Eskiyi kapattık” esprisi, bu görüşmeden tam 10 yıl önce, 28 Şubat sürecinde paldır küldür Başbakanlık'tan indirilen Erbakan'a “memleketin ihtiyacı olduğu” görüşüne Büyükanıt'ın da katıldığı anlamına mı geliyor, bilemiyoruz!

Haberal'ın ajandasının, e-muhtıranın verildiği 27 Nisan 2007 tarihli sayfasında, “Saat 23:15'te TSK adeta bir muhtıra verdiler. Maalesef Başbakan, Meclis Başkanı ve Dışişleri Bakanı ülkemizi bu noktaya getirdiler” notu yer alıyor.

Haberal, başında bulunduğu Başkent Üniversitesi'ne ait tesisler, TV kanalı ve bazı personel ile AKP'ye karşı bir hareket örgütleme çabasının içinde yer alıyor. Seçimlere katılmak, “hukuka saygı” ve Cumhuriyet (Tandoğan, Çağlayan ve Gündoğan) mitingleri ile paneller bu faaliyetler içinde en öne çıkanlar olarak görünüyor. Ajandanın 2 Mayıs 2008 tarihli sayfasında, “Bugün 15:00'te topladığımız Milli Egemenlik Hareketi grubu, derhal bir parti kurmak için karar verdik” notu yer alıyor.

Ajanda ve telefon konuşmalarında AKP için “Bunlar derhal gitmeliler”, hükümet için kullandığı izlenimi veren “Terörist kurulu toplandı” veya Başbakan Erdoğan için Kürtçe selamlama yaptığı gerekçesiyle kullandığı “vatan haini, Allah belasını versin” gibi ifadeler var.

İddianamenin “Örgütsel Bağlantılar” bölümü, Haberal'ın İnönü Üniversitesi Rektörü Fatih Hilmioğlu'na “Üniversiteye yapılacak atamalarda dikkatli olun” tavsiyesine yönelik suçlamayla başlıyor. Savcılara göre Haberal, bu ifadeyle “kendisi özel üniversitenin başında olmasına rağmen devlet üniversitelerindeki rektörlere kadrolaşmaya yönelik emir ve talimat veriyor...”

HABERAL'IN ÖRGÜTSEL BAĞLANTILARI


Nahit Duru'nun, Kemal Kılıçdaroğlu'nu Kanal B'de konuk ettiği sırada kameraları kayıt dışı zannederek kullandığı, “Haberal bana şu talimatı verdi; ne yaparsan yap bunların oyunu azaltacak. Ankara, İzmir, Adana'nın oyunu artıracak ne puştluk biliyorsan yap” ifadesi de “Örgütsel Bağlantılar” bölümünde dayanak olarak gösteriliyor.

Prof. Haberal, iddianamenin “Delillerin ve Hukuki Durumun Değerlendirilmesi” bölümünde, benim yaptığım sayıma göre 21 noktada suçlanıyor. Haberal için suçlamalar, “Ergenekon silahlı terör örgütünün üst düzey yapılanmasında Şener Eruygur, Doğu Perinçek, Hurşit Tolon, İlhan Selçuk, Kemal Alemdaroğlu, Tuncay Özkan, Mustafa Özbek ve Tuncer Kılınç ile irtibatlı olmak”la başlıyor.

Haberal'ın “örgütün medya yapılanmasında da Mustafa Balbay, Güler Kömürcü, Ergun poyraz, İsmail Yıldız ve Ercüment Ovalı ile örgütsel irtibat içinde olduğu” öne sürülüyor.

Darbe girişimlerinde adı en öne çıkan isim olan ve Jandarma Genel Komutanlığı'ndan emekli olduktan sonra Atatürkçü Düşünce Derneği'nin (ADD) başına geçen Ergenekon davasının tutuksuz sanıklarından Şener Eruygur'un, Mümtaz Soysal'a ilettiği bir “panel” notunun da Haberal'a yöneltilen suçlamalarda dayanak gösterilmesi dikkat çekiyor. Eruygur, telefonda, Başkent Üniversitesi öğrencilerinin de katılımı için planlanan panelin pazar gününden pazartesi gününe alınması yönündeki Haberal'ın tavsiyesini iletiyor, Soysal da kabul ediyor. Bu konuşma, iddianamede Haberal için “Ergenekon silahlı terör örgütünün dezenformasyon faaliyetleri için yaptığı çalışmalara bilerek ve isteyerek katkı sağladığı, kendisine bağlı yerleri ADD'lerin kullanımına tahsis ettiği görülmüştür” suçlamasına dayanak gösteriliyor.

Haberal'ın, firari Bedrettin Dalan ile telefon görüşmesinde Ergenekon kazıları için kullandığı “Burda böyle birtakım uydurma kazılar yapılıyor, kazılarda güya silah bulunuyor bilmem ne, bir oyun, bir rezalet ki iğrenç bir tablo” ifadeleri, iddianamede “Ergenekon soruşturmasından duyduğu endişe ve rahatsızlığı dile getirdiği görülmektedir” sözleriyle değerlendiriliyor.

Eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Kemal Alemdaroğlu'nun davasını Ankara'da takip etmek de Haberal'a yöneltilen suçlamalar arasında yer alıyor.

DARBEYE ZEMİN HAZIRLAMAK

“Ordu göreve” pankartının da açıldığı 25 Ekim 2003'te Ankara'da düzenlenen “Cumhuriyet'e Saygı Mitingi”ne katılan Haberal için, şu suçlama yapılıyor:

“Ordu göreve pankartının açıldığını görmediğini, miting için herhangi bir talepte bulunmadığını beyan etmiş ise de, Cumhuriyet Çalışma Grubu'nca alınan kararlar doğrultusunda, yukarıda bahsi geçen yürüyüşün yanı sıra bazı üniversite rektörleri(nin) değişik zamanlarda yürütme organı ile ilgili açıklamalar yaptığı ve bu açıklamalarla kamuoyu oluşturarak yapılması planlanan darbenin zemininin oluşmasını hedefledikleri, şüphelinin (Haberal) hem üniversite rektörü, hem de televizyon kanalı sahibi olarak Ergenekon Silahlı terör örgütünün amaçlarına uygun olarak bu kapsamda faaliyette bulunduğu, örgüt kararları doğrultusunda yapılması planlanan eylemlere katıldığı, yürütme ve yasama organlarını devirmeye teşebbüs eylemlerine iştirak ettiği … anlaşılmaktadır.”

HURŞİT TOLON VE HABERAL İLİŞKİSİ

Bu bölümde yöneltilen diğer bir suçlama, Ergenekon davasının tutuksuz sanıklarından eski 1. Ordu Komutanı Hurşit Tolon'un, bir telefon konuşmasında Hebaral'a “Üçte bile çağırın, koşarak gelirim” sözlerine dayandırılıyor. İddianamede bu sözler, “Ordu komutanlığı yapmış bir kişinin sivil şahıs olan şüpheli Mehmet Haberal'a 'gece üçte çağırın, koşarak gelirim' demesinin manidar olduğu, aralarındaki örgütsel hiyerarşik ilişkiyi gösterdiği” biçiminde yorumlanıyor.

Doğu Perinçek'e ait bir yazıdaki “Tayyip Erdoğan iktidarı millet-ordu işbirliği ile bertaraf edilebilir” ifadesi de Haberal'ın aleyhindeki bir kanıt olarak iddianemede yer buluyor.

Örgütün “medya finans konseyi”nde bulunmakla da itham edilen Haberal'ın Abdüllatif Şener ile yukarıda söz ettiğimiz telefon görüşmesi ile Mustafa Sarıgül'e “Deniz Baykal'ı hedef almaması” yolundaki tavsiyeleri, Kent ve Patalya oteli toplantıları ile Cumhuriyet mitinglerine desteği aleyhinde deliller olarak sıralanıyor.

HÜKÜMET VE TBMM'Yİ CEBREN DEVİRMEK


İddianamenin “Deliller ve Hukuki Durumun Değerlendirilmesi” bölümünün sonunda Haberal'a yöneltilen temel suçlamalar, şöyle sıralanıyor:

“Cumhuriyet Çalışma Grubu kararlan doğrultusunda planlanan cumhuriyete saygı mitinglerinde diğer rektörlerle birlikte hareket ettiği ve ordu göreve pankartlarının açıldığı mitinglere iştirak ettiği, birçok siyasi lideri bir araya getirip Ergenekon silahlı terör örgütünün amaçları doğrultusunda organize edip yönlendirmeye çalıştığı, telefon konuşmalarında hükümetin devrilmesi gerektiğinden bahsettiği Mustafa S. ile (Sarıgül) yaptığı görüşmede köprüyü geçene kadar, aradaki siyasal kavgaların ortadan kaldırılması yönünde talimat verdiği, aynı siyasinin 'ben başbakan olacağım ama benim başbakanımda sizsiniz' hitap ve övgüsüne mazhar görüldüğü, ordu komutanlığı yapmış Ahmet Hurşit Tolon'un 'emredin gece 3 te kapınızdayım 'şeklindeki sözlerinden şüpheli Mehmet Haberal'ın Ergenekon silahlı terör örgütünün karar mekanizmasında yer alan üst düzey yönetici konumunda bulunduğu, yasama ve yürütme organlarını ortadan kaldırmaya, görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs eylemleri içinde fiilen bulunduğu anlaşılmakla;

Ergenekon silahlı terör örgütünün yöneticisi olmak suçunu işlediğinden (…) cezalandırılması talep edilmiştir.”

Nihayet Haberal için, silahlı örgüt, cebir ve şiddet kullanarak TBMM ve yürütme organını ortadan kaldırmaya teşebbüs suçlamalarıyla (TCK 314, 311, 312 ve TMK'nın 5. maddeleri) ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talep ediliyor.

AKP'yi iktidardan uzaklaştırmak için seferber olduğu anlaşılan Haberal'ın suçlandığı faaliyetlerin önemli bir bölümünün kamuoyuna duyurulan mitingler, paneller ile Kanal B'nin yayınlarında odaklanması, bir başka deyişle açık bir şekilde cereyan etmesi dikkat çekiyor.

Yaklaşık 1500 sayfalık iddianamenin Haberal ile ilgili bölümlerinde yer verilen telefon konuşmaları ve notlarda, yeminli bir AKP ve AB karşıtlığına, koyu bir milliyetçiliğe, AKP'yi iktidardan uzaklaştırma amacına kilitlenmiş politik bir seferberliğe tanık oluyoruz. Ancak iddianamede Haberal'ın ağzından ya da kaleminden hükümete ve parlamentoya karşı “cebir ve şiddet” içeren herhangi bir ifadeye rastlanmıyor. Aksine, Haberal sık sık, görüşü ne olursa olsun herkesin meşru-demokratik hakkı olan “siyasi parti kurma” hedefinden söz ediyor.

Bu uzun yazıyı, Oda TV baskını ve Soner Yalçın ile iki arkadaşının tutuklanmasıyla bir kez daha gündeme gelen “Ergenekon sürecinin AKP muhaliflerini sindirme boyutu da kazandığı” yolundaki tartışma için yazdım. Bu önemli bir tartışma ve tamamen iddianamedeki bulgularla sınırlı kalarak yapılacak somut değerlendirmeler, her iki cephede de slogan atmaktan çok daha ilham verici ve yararlı olabilir.

Kararı elbette yargı verecek.

Ancak biz, hükümetin bir üyesinin, Balyoz davasında geçen yılki ara tahliyelerin ardından “Maalesef çetenin nöbetçi hâkimi, savcısı oluyor” diyen Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün'ün yaptığı kadar kadar ileri gitmeyerek soralım:

İddianamedeki telefon konuşmaları ve notlar, Haberal'ın neden yaklaşık iki yıldır tutuklu olarak yargılandığı sorusuna meşruiyet kazandırmıyor mu?

Ne dersiniz; Türkiye'de darbe heveslilerinin bulunması, uzun tutukluluk sürelerinin peşin cezaya dönüştüğü gerçeğine kayıtsız kalmamızı gerektirir mi?
muhalifgazete.com

Haberal'ın aylık kazancı ne kadar?

Haberal'ın aylık kazancı ne kadar?

21 Şubat 2011 Pazartesi

DÜNYANIN İLK YUMURTALI EYLEMİ !

DÜNYANIN İLK YUMURTALI EYLEMİ ! 

 

 

Bir süre önce yazdığım bu yazıyı, Marmaris’ te abd’nin soykırımcı ve tecavüzcülerini protesto eden TGB üyesi genç dostlarımın eylemlerinin yanında olduğumu bildirmek için yeniden güncelliyorum.

11. 02. 2011 / CUMA.

 





             İktidarın icraatlarına karşı duran herkes hissesine düşen payı alıyor. Coplar, tekmeler, yumruklar havada uçuşuyor, teknolojinin nimetlerini kullanarak ağır çekimle izleseniz bile, uçuşan malzemeyi gözle takip etmenin imkanı yok.
            
             Genç dostlarımız, Anadolu’ nun hemen her yerinde Emniyet Müdürlüklerinin müdavimi oldular. Biri giriyor, biri çıkıyor. Nezarethanelerin temizlenmesi için ayrılacak zaman bile yok. Ne yapmış bu gençler..? “ Yasa dışı örgüte üye olmuş, polise direnmiş, devlet otoritesine karşı gelmişler…”
             Suç aleti ; “ YUMURTA ”
             Bir başka suç aleti ise “ KONFETİ ”
             Komik..!

             
            Yumurta ve konfetiden suç aleti sonucunu çıkaran tek hükümet bizimki olsa gerek. Dünyanın bir başka ülkesinde, böyle bir sonuca varan her kim olursa olsun ciddi gözetime tabi tutulurdu. Haydi buyurun inceleyelim. Bakalım konfetiler ve yumurtalar nasıl suç aleti olarak kullanılırmış..!

            Efendimmmm….
            Miladi yıldan hayli önce, günümüzde adı SİDE olarak geçen turistik beldemizde Lidyalılar, Persler, Romalılar, Yunanlılar, o’nlardan öncekiler ve sonrakiler yaşamış. Akdeniz gecelerinin hiç boş kalmadığının belgesi. Binlerce yıl boyunca balıkçı teknelerinde, sahilde kumlar üzerinde, Apollonis tapınağında, ( eğer üniversite öğrencisi ise…) yer altı zindanlarında, mağaralarda… yatmaktan sıkılmışlar ve bir inşaat mühendisine başvurmuşlar.
Mühendis demiş ki ; “Hımmm. Evet… Ev yapabiliriz… Maliyeti karşılarsanız.”  Millet sormuş, “ Nasıl olacak bu ?”
Mühendis yanıtlamış, “TOKİ’ yi kuracağız, ihale açacağız. Kazanan firma toplu konut yapacak, sonraki 20 yıl içinde sizler satın alacak ve içine yerleşeceksiniz…”
Millet demiş ki, “ Ohhoooo. Kim öle, kim kala…”   

            O gece SİDE halkı toplanmış, Mısır’ dan DEVEKUŞU YUMURTASI getirilmesine karar vermişler. Bir saksağan kuşunun ayağına iliştirdikleri not, günler sonra Mısır firavunu Ramses’ e ulaşmış.
            Ram “ses” ile İbrahim Tatlı “ses” i karıştırmayın. Ramses, iyi bir şarkıcı olduğu kadar akıllı da bir adam. Hızla  plan yapmış ve zamanın  kelebek yüzme dalında olimpiyat  şampiyonunun sırtına Devekuşu yumurtası çuvallarını yükleyip, Akdeniz’i geçerek Side’ ye ulaşmasını emretmiş. 20 metre kadar gidip, ağzından su alması sonucu batarak ölen olimpiyat yüzme şampiyonunun cenaze töreninden sonra bu işi başka türlü çözmek gerektiği kanısına varan Ramses ulemalarına danışmış, malzemenin hava yoluyla ulaşmasına karar vermiş ve buyurmuş ki, “Derhal uçak icat edile…”  
Böylelikle, o çağın en önemli teknoloji harikası olan Zümrüt ü Anka Air Lines ortaya çıkmış. Antik Mısır Uygarlığının insan yaşamına katkıları saymakla bitmez.
               Biz dönelim tarihsel belgelerimize.

               Uçuş sırasında diğer türlerden dişi kuşlara sarkıntılık etmekten, uçuş kurallarına uymamaktan, yiyecek çalmak amacıyla Venedik bandıralı ticari gemilere saldırmaktan ve sol arka stop lambasının çalışmamasından ötürü aylarca hapis yatan Zümrüt ü Anka Kuşu, 3 yıllık rötarın ardından nihayet Side’ ye inmiş.
               Aynı gece Side halkı yeni bir toplantı düzenleyip, yumurtaların bir kısmını kırmızı toprakla karıştırıp yapıştırıcı elde etmeye, Apollonis, Aphroditas ve diğer tapınaklardan elde edecekleri tuğlaları ve bu yapıştırıcıyı kullanarak kendilerine ev yapmaya karar vermişler.
               İşte, tarihte ilk GECEKONDU yerleşimi böyle ortaya çıkmış.
               Ve, tarihte ilk gecekondu yıkımı da.

               Siz, Side hükümdarı Recebus’un kendi yasalarının dışında ev inşaatına izin vereceğini mi sandınız ? Ayıp ettiniz. Üstelik Toplu Konut İdaresini kurmak, dünyanın en zengin 8 hükümdarı arasında kendi adını duyurmak üzereyken.
               Elbette karşı koyacaktı. Yaptı da. Ama, o ne..?

               Elde kalan Devekuşu yumurtaları havada uçuşuyor, yumurtanın isabet ettiği herkes bir anda sarı, beyaz, kırmızı renklere bürünüyor. Etrafta dayanılmaz, tarifi imkansız bir koku.

               Recebus, yumurtaya bulanmamış güçlerini geri çekmiş. Yeni bir saldırıya hazırlanırken tarihçi ve sahaf, TV program yapımcısı, köşe yazarlığından köşe olmuş düşünür  Heredotus’u çağırmış ve olayları kaydetmesini söylemiş.
               Olayları bir de tarihçi Heredotus’un anlatımından dinleyelim.

                “Vay anasını sayın seyirciler be ! Öyle bir direniş ki, ben bile şaştım ve de kaldım. Ellerinde yumurta ve Pers yapımı füzeler taşıyan binlerce, hatta milyonlarca, siz deyin milyarlarca yasa dışı örgüt üyesi, Kemalist, Komünist hatta bir de faşist uzantıları, zavallı güvenlik güçlerimize acımasızca saldırıp, üstlerini başlarını kirletiyorlar. Yeryüzünün ve gökyüzünün tek hakimi, Tanrı’nın bizlere bahşettiği ulu insan büyük hakanımız “Sultan 1.nci Recebus” ise kendilerinden sakin olmalarını, yumurtaları heba etmektense pişirip yemelerini  istiyor. Ben Heredotus… Çakarım.”

                İşte bu sırada Side kentinin en bilge adamı olduğu kuşku götürmez Burhanyus Kuzukis, ellerinde şemsiye taşıyan yüzlerce savaşçının eşliğinde olay yerine dahil olmuş. Eski dostu Undokutanyus’un fırsatlar diyarından ucuza ithal edip millete inanılmaz fiyatlara sattığı yumurtaların saldırı amaçlı kullanıldığını sanıp “Yapmayın. O yumurtaları heba edeceğinize yeyin. Ben yemem ama eminim ki yumurta, kafanızı çalıştırır…” demiş.
               
                Olaylar yatışıp, her şey eski haline ( ! ) dönünce Burhanyus Kuzukis, yumurta atan şahısların kendisini hedef aldığını, yaralanmamasının mucize olduğunu… söylemiş.

                İşte o günden beri barışçıl amaçlı protesto eylemleri yumurta gösterisi olmadığı sürece tatsız, sönük geçer.
                Burhanyus Kuzukis adlı bilge adam her ne kadar hedef alındığını söylese de, günümüze dek ( değil Devekuşu yumurtası…) içinde deve olan bir şeye denk gelip te  kafası yarılan kimseye rastlamadım ben.

                Ya siz..?


Necmettin Tanju SÜAR.
11 Aralık 2010 Cumartesi  

ORDU ‘ NUN DERELERİ .

                              ORDU ‘ NUN DERELERİ .



                            Recep, Ordu ilimizi ziyaret etmiş. Lütfen dikkat ! Ordu… diyorum. Ordu ilimizde “ ORDU “ dan söz ederken “ TSK’ nin, statükonun bekçisi olmaktan çıkarıldığını ( ! ) söylemiş. Mısır’ ın diktatörü Mübarek’in görevini Mısır ordusuna devretmesinden duyduğu memnuniyeti de, Demokrasi, insan hakları, değişim… vurgularıyla belli etmiş. Allah var. Recep, Demokrasi’ den, değişimden… yana ne denli samimi olduğunu defalarca belli etmiş biridir. Örneğin, ( yıl, 1995 ) “ Demokrasi, bizim için bir tramvaydır. Bineriz, varmak istediğimiz istasyona gelince ineriz…” sözleri Recep’ e aittir.

                    Neyse. Bunlardan söz edeni dövüyorlar.
                    Ancak, kendimi tutamıyorum işte. Dayak yeme pahasına soracağım. Şu “statükonun bekçisi” betimlemesi ile hedef alınan ordu, Türkiye’ de değil de Mısır’ da iş başına gelince mutasyona mı uğruyor ? Ben bu işten bir şey anlamadım. Aydınlatırsanız sevinirim ama, bir an önce aydınlatınız zira, Mart ayının ilk günü günlük AYDINLIK gazetesi piyasaya çıkınca, size gerek kalmayacak.

                     Bildiğim şu; “TSK, tu, kaka.., Mısır ordusu, bizim çocuklar…”

                     Ordu ziyaretinden söz ettim.
                     Recep, Ordu ilimizi ziyaret etmekten oldukça memnun. Ordu’ da alınan oylardan da memnuniyetini sık sık kullandığı duygusal sözler ve şiirlerden alıntılarla belli etmiş, coştukça coşmuş ve…
                     Sonunda, ipler kopmuş, yapmış yapacağını.
                     Önce, Ferhat gibi dağları delip, Şirin’ine ulaşmaktan… söz etmiş, sonra kendini tutamayıp dereleri yukarı doğru akıtacağını iddia etmiş.

                     Ne diyeyim ? İktidar hırsı böyle bir şey oluyor demek. Dünyanın 8.nci zengin Başbakanı olmak kolay değil. Gece, gündüz ayrımı yok. Elbette düş ile gerçekler birbirine karışabilir zaman zaman. Kimseyi suçlayamayız. Ama, yine de bir ansiklopedik bilgi versem bana gücenir mi acaba ?

                     Bak sevgili Recep. Dinle beni anacığım !
                    Sen pek bilmezsin ama, bizim Türk kültüründe türkülerin sözleri, diğer ( örneğin, sizin amerikan kültürlü, belden aşağı sözler içeren…) türkülere benzemez. Halk hikayelerimizde geçen “ Ferhat’ın dağları delip, Şirin’ine kavuşması…” gibi ifadeler,bizim kültürümüzde “Destan” adıyla anılır. Eğer bunu yapmayı denemek istersen sana tavsiyem, ortadan kaldırdığın “Köy hizmetleri genel müdürlüğü” nü yeniden açıp, hizmetli olarak orada görev almandır.

                    Ayrıca,
                    “Ordu’ nun dereleri, aksa yukarı aksa…” sözleri seni bayağı etkilemiş sanırım. Bizim Türkülerimiz felsefe yüklüdür Recep’ciğim. İnan ki bu sözler, varsayım… dır. Gerçekle ilgisi yoktur. “ Tersine akan dere” yapamazsın Recep. Tersine akan nehir vardır ama bu, doğanın aldatmacasından başka bir şey değildir.
                    Yapma Recep.
                    Sen hiç, “Söğüt dalına yuva yapmış manda” gördün mü ?
                    Bir başka dileğim.
                     Lütfen TSK’ ya kızıp ta, “Ordu” ilimizin adını değiştirmeye kalkma e mi ?


Necmettin Tanju SÜAR.
   13.2.2011/ PAZAR.  

EL KOYDUM ARKADAŞ…

EL KOYDUM ARKADAŞ…



                            Recep, yaz yada kış dinlemeden benim evde vızır vızır dolaşan sivri sinekler kadar ısrarlı. Sivriler, benim odalarıma el koyuyor, Recep, ülkemizin kuruluşlarına. Sivriler, kanımı emiyor, Recep te aynı. Tek farkları, sivriler bu işi metazori yapıyor, Recep, hukuk yoluyla. Bakmayın hukuk, Recayyip hukukuna dönüştü zaten. Acaiplikten geçtik, Recayyip oldu maşallah.

                     Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Başkent Üniversitesi ihtiyaçlarının hiçbir ihale olmadan Haberal’ın kendi şirketleri tarafından karşılandığı ve bu yolla üniversite yöneticilerine usulsüz kaynak aktarıldığı… tespitinde bulunmuş. YÖK’ e başvuran savcılık, Başkent Üniversitesi’ nin, Hacettepe Üniversitesi’ne devredilmesini önermiş. YÖK, önümüzdeki hafta yapacağı toplantıda kararını verecekmiş.

                     Öyle yada böyle bağımsız yargı, inceden inceye düşünüp kararını doğrudan yana verecektir kuşkusuz. Üzüldüğüm tek nokta, dünya çapında bir cerrahın böylesine ağır suçlamalara hedef olması. Başkent Üniversitesi ve hastanelerinin kurucularından önemli bazı şahısları tanıyorum. Bu insanların para için böyle yüz kızartıcı olayların içine girmeyeceklerini biliyorum. Çünkü bu insanlar bilim adamları. Haklarında onur kırıcı bir suçlama ortaya atılan bu kişiler, bilim adamları oldukları için onurlarından taviz verecek eylemlerin içinde yer almazlar.

                     Bir de, olayın şu yönü var. Kimsenin ilgisini çekmedi nedense.
                     Geçtiğimiz günlerde, Halis Toprak ve Recep’in kıyak arkadaşı Çalık arasında Arslanlı Köşk olayı yaşandı, bilirsiniz. Neredeyse 3 yıldır süren kavga, Çalık’ın lehine sonuçlandı ama kimse, Arslanlı Köşk’ün gerçek değerinin altında Çalık’a peşkeş çekildiği ile ilgilenmedi.
                      Bu ülkenin kurumları, Cumhuriyet’in tüm kazanımları, kaynağı belli olmayan sermayenin sahiplerine birer birer ( özelleştirme adı altında… ) servis edilip, sözde büyük paralara satın alınan devlet kuruluşları birer birer kapanırken… bugün Sn. Haberal hakkında suçlamalar yönelten Sn. savcılardan neden hiç ses çıkmamıştı acaba? Devletin kuruluşları, Atatürk tarafından tasarlanıp, o’ nun tarafından oluşturulduğu için mi ? Yolunu, TÜSİAD’ ın üyesi para babalarının isteği doğrultusunda belirlemezsen, birkaç güne kalmaz tacını yitirirsin… gerçeğinin verdiği dayanılmaz kalp ağrısından dolayı mı ?

                      Neyse. Bu ülkenin insanı, bilim adamları (sözde, uçak kazası sonucu…) topluca yaşamlarını yitirirken de ses çıkarma zahmetine girmemişti. Neydi konu ? Bugün gündemde olan, karşı çıkanın üzerine polis copları, biber gazları, tazyikli su ile gidilen Hidro Elektrik Santralleri ( HES ), nükleer santraller… in ülkeye vereceği zararları topluma anlatmak, bunların yerine, ülkemizin başka kaynaklarının var olduğunu, bu kaynakların gizlendiğini halka duyurmak için yollara düşme riskine girmiş bilim insanlarıydı o’nlar ve yok edildiler. Şimdi mezarlarında yabani ot bile bitmiyor. Kimse adlarını anımsamıyor zaten.
                     
                      Olayda suikast belirtileri vardı ama “ nedense “ kimse ilgilenmedi, sıradan bir soruşturma ile üstü kapatıldı.

                      Karadeniz sahil yolu projesine karşı çıkan bölge insanına sus payı verildi. Karadeniz halkı onurludur. İçlerinde bu parayı alanlar olsa da azınlıkta kaldılar ki, aldatıldıklarını geç te olsa anladılar. Projeye karşı olan eylemcilerin üzerine polis gönderildi. Kimliği belli birileri tarafından tehdit edildiler, güpegündüz sokakta saldırıya uğradılar. Bu saldırılardan birinde, projenin Karadeniz ve Karadeniz halkına vereceği zararları bıkmadan, usanmadan anlatan, bu çabaları sonucu ( bir ara…) projenin durdurulmasını bile sağlayan avukat öldürüldü. Tetikçi bilindiği halde, suikast “ faili meçhul...” kaldı.

                       Vazgeçmek mi ? Hayır.
                        Üzerine gideceğiz. Bütün bunlara rağmen Ankara’ da hakimler var. Bağımsız yargı var. Hala, dimdik ayakta. Hukuk bir gün herkese eşit işlemeye başlayacak yeniden. İşte o günlerde, birilerinin “ Bağımsız yargı, tarafsız yargı mensupları…” diye seslenişlerini şimdiden duyar gibiyim.

    Necmettin Tanju SÜAR.
10. ŞUBAT. 2011/ PERŞEMBE